5 Şubat 2011 Cumartesi

[cadilarmekani], Hoş geldin bize sevgili pişmanlık

Hoş geldin bize sevgili pişmanlık
  
  
  Tenimizdeki çizik olmadan nasıl anlamıyorsak canımızın   incinebilirliğini, pişmanlığın sızısı olmadan fark edemiyoruz içimizde   saklı masumiyeti.
  Sessizce akıp giden suyun önüne çıkan bir çağlayan yahut kaya gibi   suçlarımız; vicdanımızın sessiz bekçiliğini hatırlatırlar bize,   girdaplar, fırtınalar katarlar masum sandığımız hayatımıza. Kendimizi   masum ve günahsız, hatasız ve kusursuz bildiğimizde kalınlaşıveren,   kalınlaştıkça da ruhumuzu sağırlığa hapseden demir perdeyi yıkar   günahlar. Dokunulmazlığımız üzerine kurduğumuz sırça sarayın yıkılışını   haber verir içimizde yükselen “ah!”lar. Gururun kalesinin yangına   verilişine denk düşer hatamızın utancını kıpkızıl yüzümüze taşıdığımız   anlar. Pişmanlığın o kekremsi tadı, o akrepsi sokulganlığı utançla   tanıştırır bizi. Utançla tanıştığımızda da, utanabilen yanımızla,   içimizde suskunca bekleyen vicdanımızla buluşuruz ilk defa. Film gibi   hani… Sevdiğimizle çarpışmak gibi köşe başında; defterler kitaplar   dağılırken havada, kalpler buluşur, gözler el ele tutuşur ya. O hata; o   sakarlık, o dikkatsizlik, o sürçme, o ayak kayması, o kaza, utanabilen   yanımızla tanıştırır bizi. “Ah!” ettiren her günah, bağışlanmanın ve   affın, rahmetin ve gufranın serin pınarlarına susatır bizi.
  
  Hiç istemeden olmuş gibi, kaza ile değmiş gibi sokulur günah ve kirler   ruhumuzun billur sularına. Paslı bir bıçak gibi bulandırıverir kalbin   duru ayazmalarını. Sular üzerinde rüzgâr ürpertisi gibi, dudaklarımızda   içli yakarışların kıpırtısını başlatır hatalar. Yağmurun çöllerin kumunu   yarması gibi, içimizin de içinde sancılı itiraflara kuytular açar   günahların darbesi. Vicdanımızın kulağının dibinde fısıltılı   hesaplaşmalara çağırır bizi pişmanlıkların nefesi. Utandırır bizi.   Utandırdığı gibi, utanabilir olduğumuzu da hatırlatır bize. Yüzümüz   kızarır, başımız öne eğilir, mahcubiyetle kısılır gözlerimiz, belki   gözyaşı dökeriz. Müşfik bir baba gibi teselli eder bizi pişmanlığımız:   “Ağlıyorsun ya işte; o işi yapmayı yakıştıramadın kendine. Sen elinle   ettiğinden fazlasısın. Sen bile isteye ettiğin günahtan daha   yukarıdasın…”
  
  Kucağımızda hiç durmadan ağlayan bebek gibi, habire sızlanan bir hasta   gibi buluruz pişmanlığı. Ne inkar edebilir, ne unutabilir ne acısını   dindirebiliriz. Bırakalım öyle kalsın! Acısın. Kanasın. Ağlasın.   Sızlansın. Dağlasın göğsümüzü. Yırtsın yüzümüzü. Kendi gözlerimizin   içine baktığımızda, hemen yüzünü gösterip utandırsın bizi. Bizi bize   gammazlasın. Acısına ihtiyacımız var pişmanlığın. Ya hiç acıtmasaydı   günah kalbimizi? Ya pişmanlığın sızısı hiç yapışmasaydı yakamıza?   Kurtulmak için çırpındıkça üzerimize atılıvermeseydi pıtraklar gibi?   Kıvrandıkça, kıvrandıkça yine yeniden yakalamasaydı bizi   bileklerimizden?
  
  İyi ki öyle... Kaynağı saptanamayan ağrılarda hastalara, kural gereği,   ağrı kesici verilmez. Çünkü ağrısı olmazsa, hasta çare aramaz.   Kıvranmazsa, ağrının odağını bulmaya yönelik zahmetlere katılmaz,   katlanmaz.
  
  Pişmanlığın da soğuk sert taşlar gibi vurması beklenir ayaklarımıza. Hiç   bitmeyen kışlar gibi soğuk buzlar düşürmesi gerekir alnımıza. Firari   mahkûmlar gibi köşe bucak tedirginliklere mahpus etmesi istenir bizi.   İlk fırsatta, saati geri alma telaşına düşmek, takvim yapraklarını   yerine yapıştırma telaşıyla yanıp tutuşmak gerek. Günahı, ömrünün son   deminde ak örtülere sarılmış adamı/kadını acı bir sırla kirletmek diye   bilmek gerek.
  
  “Kim aklar beni?” diye bütün kapılardan eli boş döndüğümüzde, “illâ O”   diyecek çaresizliğin dizi dibine oturtmalı bizi pişmanlığımız. Rahmetin   ve gufranın dergâhında kusurluluğumuzu ve günahkârlığımızı şefaatçi   bilip öylece ümitlenmeliyiz Allah’tan. Hiç koşulsuz affedileceğimiz   kapının eşiğinde umutla ve gözyaşıyla oturabilmeyi öğretmeli bize   pişmanlık. Kimselere diyemediğimiz sırlarımızı kabuğunda sızlanan bir   inci gibi rahmetin kucağına itiverme ihtiyacını tir tir titreyerek   hissetmeliyiz pişmanlık göğsümüze sarıldığında. Ne kadar çok hata   etmişsek etmiş olalım, sonsuz serin bir okyanusun maviliğinde kir   pasımızı kimselere göstermeden yıkayıverme umudunu göğsümüzde cılız   pınarlar gibi biriktirmeyi vaat eder bize pişmanlığımız.
  
  Sevapça hiçbir şey edemediğimizi, ettiklerimizin de bize ait   sayılmayacağını aniden görebilmek demektir günahların “ah!”ları. O’ndan   korkup yine O’na kaçacak denli anaç ve müşfik olan rahmeti acıyan   dudaklarımızla içmeyi sadece pişmanlığımız öğretir bize..
  
  O tatlı Şebnem Ferah şarkısı gibi, “Sil baştan başlamak gerek bazen.   Hayatı sıfırlamak. Sil baştan sevmek gerek bazen. Her şeyi unutarak,   yeni baştan sevmek gerek.”
  
  Sil baştan başlama telaşıyla affın boynuna sarılırız pişmanlığımızla.   Sil baştan sevildiğimizi ummak adına rahmetin kucağına bırakırız   gözyaşımızı. Sancıyan vicdanımızla, utanan yüzümüzle, ağlayan gözümüzle,   titreyen dudağımızla içten bir özür, mahcup bir tövbe fırsatı sunar   bize pişmanlığımız. Ya hiç olmasaydı pişmanlığımız? Hiç yakmasaydı   canımızı? Ağrı hissedemeyen hastalar gibi yakardık rahmete yürüyen   ayaklarımızı, kırardık affı avuçlayan ellerimizi.
  


--
                 
 
 


Daha fazlası için sitemizi ziyaret ediniz




http;//.www.viranekalpler.com  









 
             
 

--
Bu e-postayı Google Grupları'ndaki "Cadıların Mekanı - İnternetkadin.com" adlı gruba abone olduğunuz için aldınız.
Bu gruba kayıt göndermek için cadilarmekani@googlegroups.com adresine e-posta gönderin.
Bu gruba olan aboneliğinizi iptal etmek için cadilarmekani+unsubscribe@googlegroups.com adresine e-posta gönderin.
Diğer seçenekler için http://groups.google.com/group/cadilarmekani?hl=tr adresinden grubu ziyaret edin.

Blog Arşivi