24 Şubat 2010 Çarşamba

[cadilarmekani], Gizemli ve mucuzevi bir madde: CAM - 2




 

Meraklısına Not:

Çok teknik ve kimya ile ilgili tarifler yapılan bölümleri yazıdan çıkarıp ikiye böldüm. Konuyu teknik olarak, bilimsel çalışmaları takip etmek isteyenler için ikinci bölümü ayrı olarak gönderiyorum.


 

Türkiye'de ilk bilimsel cam araş­tırmaları

1977'lerde Şişecam'ın araş­tırma laboratuvarında başladı. Bu ça­lışmalar giderek çok ileri boyutlara ulaştı ve Şişecam, teknoloji ihraç eder oldu. Beykoz Paşabahçe'nin müdürü Gürol Demirkol, cam üreti­mi konusunda bazı üretim makinele­rinin dünyada yalnızca kendilerinde olduğunu belirterek, "Bazı yeni getir­tilen ileri teknoloji ürünü makineler­de bile yüzde 40'lara varan değişik­likler yapabiliyoruz" diyor.

 

Camla ilgili ilk bilimsel ve temel araştırmalar

Camın bu uzun geçmişine karşın, bu konudaki ilk bilimsel ve temel çalışmaların, ancak 1830'larda Mic­hael Faraday'la başladığı biliniyor. Faraday, camın "kimyasal bir bile­şikten çok, bir karışım" olduğunu ilk kez nitelemiş ve kırmızı cama bu rengi veren özelliğin "küçük meta­lik altın parçalardan" kaynaklandı­ğını bulmuştu. Daha sonra 1879'da, Alman Otto Schott, Jena Üniversite­si'nden Prof. Ernst Abbe ile bir ara­ya gelerek "optik" camlar konusun­da öncü çalışmaları başlattı...

1913'da Schultz, geçerliliğini gü­nümüzde de büyük çapta sürdüren, camdaki iyon değişimiyle ilgili araştırmasını yayınladı. 1921'e ge­lindiğinde, A.A. Griffıth, camın me­kanik dayanımıyla ilgili çalışmalara öncülük etti. Cam elyaflar üzerinde çalışan Griffıth, "Camın bir malzeme olarak çok yüksek bir mekanik dayanıma sahip olduğunu, fakat yü­zeyindeki mikro çatlaklar nedeniy­le, bu direncin binlerce kez azalarak günlük kullanımdaki cama kırılgan­lık verdiğini" ilk kez farketti,

1930'lu yıllarda Prof. Tammann, camda viskozite (akışkanlık ve işle­nebilirlik), kristallenme, cam dönü­şümü ve cam oluşum nedenleri gibi konularda çalışmalar yapıyordu, Yi­ne aynı dönemde Zachariasen'in or­taya attığı ve Warren'in deneysel bulgularla desteklediği "camlaşma teorisi", cambilimi tarihindeki en önemli olaylardan birisi sayıldı. Zachariasen, cam yapısı için "dü­zensiz ağ teorisi" adını verdiği bir model geliştirmiş, Warren de X ışı­nı deneyleriyle bu modeli doğrular sonuçlar almıştı.

1950'ler metalurjinin, 1960'lar ise cambilimin altın çağıydı. Bu yıllara kadar camsı yapılı malze­meler denince, akla hemen klasik camlar ile organik camlar geliyor­du. Giderek inorganik camların çok geniş bir "camsı malzemeler" top­luluğunun alt kümesi olduğu anla­şılmaya başlanmıştı. Cam, artık yalnızca, "bir eriyiğin kristallenme­sine izin verilmeden hızlı soğutul­ması" yoluyla yapılmıyordu. Buhar halden kaplamayla "optik elyaf”, eritmeye gerek olmadan üretilen "sol-jel" camları ve elektrokimya­sal kaplama yöntemleriyle de yapı­labiliyordu.

Türkiye'de bu özel camlar üzerine incelemeler yapan araştırmacı Han­de Sengel, sözkonusu camların ya­pısını şöyle açıklıyor: "Sol-jel cam­ları öncelikle, amorf ya da düzensiz yapıdaki camın, çeşitli kimyasal tepkimeler sonunda düşük sıcaklık­larda elde edilmesi ilkesine dayanı­yor. Bu yöntemle elde edilen cam­lar, yüksek saflık gösterdiklerinden daha çok optik cam ve optik elyaf üretiminde tercih ediliyorlar. Ayrıca, karışım moleküler düzeyde ol­duğundan, üretilen camlar bütünüy­le homojen bir yapıya sahip... Çün­kü, çeşitli kimyasal karışımlar sıvı halde harmanlanıyor; bu sıvı kuru­yup katı hale geçince camlaşıyor. Bu camların en önemli uygulama özellikleri, yüksek sıcaklığa daya­nıklı olmayan plastik gibi malzeme­lerin camla kaplanarak kimyasal da­yanıklılığının artırılmasıdır... Üzerin­deki araştırmaların yoğun olarak sürdüğü sol-jel camlardaki en önemli uygulama, "Shott" firması­nın ürettiği indiyum-titanyum oksit (İTO) kaplamalar olduğu kabul edi­liyor. Bunlar daha çok, otomobil ay­na camlarının yüzeyleri, güneş ener­jisini yansıtıcı camların üretimi, la­ser koruyucu filtreler için silika-fos­fat camlar üretimi, kontaks lens üre­timi ve tarihi camların sol-jelle kap­lanarak daha uzun yüzyıllar korun­ması gibi çok değişik alanları içer­mekte..."

Cam denilince bütünüyle camın yüzeyi anlaşılıyor... Çünkü cama özelliğini kazandıran bütün olaylar camın yüzeyinde geçiyor. İster sıvı sıcak, isterse katı soğuk halde bu­lunsun, camın yüzey özelliği değiş­miyor. Çünkü ışığı kırma, yansıt­ma, akışkanlık, kimyasal ve fiziksel (mekanik) dayanım ve ıslanma hep camın yüzeyinde geçiyor. Cam, sıvı sıcak halde iken bir damla biçimin­de alınıyor. Bu damlanın oluşumu bile camın yüzey gerilimiyle ilgili... Günlük yaşamda çok sık karşılaşı­lan, oto ve gözlük camlarının buğu­lanması, pencerelerin toz tutması, yıkanan bardaklarda görülen ve ha­nımların doğru olarak "suyun kireci" dediği izler gibi olaylar dizisi de camın yüzeyindeki "ıslanma" olgu­suyla ilintili....

Geleceğin maddesi olarak yorum­lanan cam, ihtiyaçların ve teknoloji­nin gelişmesiyle artan biçimde, ken­dine yeni kullanım alanları yaratıyor. Cam seramikler de bunlardan biri... Lütfı Öveçoğlu, cam seramiği "Kristalleşmesine izin verilmeyen ergimiş camın içine çok küçük mik­tarda 'oksit' maddeler atılarak, camın mikro yapısının, ama bu kez kristalleştirilerek değiştirilmesi sonunda el­de edilen yeni madde" olarak tanım­lıyor. Bu konuda dünyadaki en iddi­alı kuruluş, USA Corning Glass fırması. Cam seramik, LiO2, alümina ve SiO2 üçlü sistemi içine iki tane oksit katkısı koyularak üretiliyor. Bu ürünler hem yüksek hem de dü­şük ısılara dayanıklı malzemeler olarak yoğun biçimde mutfak eşya­larında kullanılıyor. Bu eşyalar fı­rından çıkartılıp buzdolabına yerleş­tirildiği halde çatlamıyorlar.

Sözkonusu madde, genel kulla­nım alanlarının yanısıra çok özel alanlarda da kullanılıyor. Örneğin, yüksek teknoloji içeren füze başlık­ları artık cam seramikten yapılıyor. Bir uzay mekiğinin dış panellerinde kullanılan malzemeler cam seramik... Diğer bir yüksek teknoloji ürünü olan ve önümüzdeki yüz yılda her türden iletişim alanında devrim ya­pacağı düşünülen, fıberoptik (optik elyaf) kablolar da aynı biçimde cam veya cam seramikten üretiliyor...

Optik elyaf, ışığın camdaki yan­sıma özelliklerinin bir çeşit uygula­ması sayılıyor. Camın içinden cam yüzeyine gelen ışık ışını, eğer geliş açısı kritik açıdan küçükse, kırıla­rak büyük ölçüde uzaya yöneliyor. Kritik açıdan daha büyük bir açıyla cam yüzeyine gelen ışınlar camdan çıkamıyor ve içte tam yansımaya uğrayarak yüzeyden geri dönüyor. Bir optik lif, aslında 100-400 mik­ron kalınlığında, çok ince bir cam çubuk... Bu çubuğun bir ucundan gönderilen ışık ışını, içte devamlı tam yansımalar yapıp, bazı kıvrım­ları da geçerek çubuk boyunca iler­liyor. Uçları perdahlanmış lif de­metlerinin önüne konan nesnelerin görüntüsü, demetin öteki ucunda beliriyor.

Optik liflerin özelliklerine bir çar­pıcı örnek de bakır kablolarla karşı­laştırılarak veriliyor. Bir bakır kab­loyla 50 telefon görüşmesi yapılır­ken, eş kalınlıkta optik elyafdan 300 bin görüşme yapılabiliyor. İlginç olan, liflerin kesiti küçüldükçe ay­rıntıları seçme gücünün de artıyor olması... İletişim uzaklığı yönünden ise, bir bakır kabloyla birkaç kilo­metre olan mesafe, optik elyafla 100 km'ye ulaşabiliyor. Tabii, bu arada da "sinyal karışması" tama­men ortadan kalkıyor. Bu tip malze­menin ömrü açısından yapılan bir incelemede ise, optik elyafın bakıra göre yaklaşık üç kat daha uzun ömürlü olduğu saptanmış...

Temel hammaddesi "silikon tet­raklorür" (SiC14) olan optik elyafın, geleceğinin çok parlak olmasına karşın, gereken saflıkta elde edilme­si de bir o kadar güç ve pahalı... Türkiye'de fiber optiği inceleyen uz­manlardan birisi olan Dr. Baha Ku­ban, bunu ilginç bir örnekle açıklı­yor: "Optik elyafın çok temiz bir odada çekilmesi gerekiyor. Öyle ki, bir çekme odasında havada bulunan toz partiküllerin sayısı bir metre­küpte en çok 1000 ile 10.000 arasın­da olmak zorunda... Ayrıca, üretim için gereken hidrojen, oksijen, ger­manyum, argon, helyum ve silikon tetraklorür gibi pahalı bir takım gaz ve kimyasalların da yüzde 99.999 gibi ulaşılması çok güç saflıkta ol­maları şart..."

Günlük yaşantıda cam, ilk bakış­ta kişiye sıradan ve çok alışılmış bir madde gibi geliyor. Cam türleri ve elde edilişindeki karmaşık yapı bir yana, camı görmemize yarayan; ışık, cam rengi ve görme olayları­nın hepsi birden önemli ve vazge­çilmez bir bilimsel birikimi zorunlu kılıyor. Konu, camın optik özellik­leri, cama renk veren oksitler ve rengin göz tarafından algılanması gibi noktaların ayrıntılı bilinmesini gerektiriyor.

Işığın, pek az bilimsel bir yakla­şımla, "uzayda maddi bir ortama ge­rek duymadan sabit hızla yol alan elektromanyetik enerjinin, insan gö­zü tarafından algılanan kısmı" oldu­ğu söylenebilir. Bu hız da yaklaşık saniyede 300 bin kilometre... Elet­romanyetik enerji sonunda ortaya çıkan dalgaların frekansları artıp dalga boyu kısaldıkça dalga enerjisi de artıyor. Böylece, kısa uzun radyo dalgalarından yeşil renge, mor ötesi ışınlardan kozmik ışınlara değin bütün ışınımların birbirine benzer ol­duğu sonucu çıkıyor. "Homo sapi­ens" olarak, biz bu geniş yelpazenin ancak 400-700 nm. dalgaboyu ara­sında kalan daracık bir bölgesini "gün ışığı" olarak algılayabiliyoruz.

İşte bu gün ışığı, cam gibi bir yü­zeye çarptığında bir kısmı yansıyor, diğer bir bölümü de kırılarak camın içinde ilerliyor. Bu kırma özelliğine camın "kırma indisi" adı veriliyor. Örneğin, borosilikat camın kırma indisi 1.47, kurşunlu kristal camınki ise 1.55... Biri plastiğe benzer bir görünüşe sahipken, diğerinin pırıltılı ve gözalıcı olmasının nedeni, işte bu kırma indileri arasındaki fark...

Görünür bölgenin hemen yanında yer alan morötesi (ultraviole) bölgedeki ışınlar üzerinde camın güçlü bir soğurma (absorbsion) etkisi var. Görünür bölgede oluşan soğurma ise camda renklenmeye ve koyulaş­maya yol açıyor. Beyaz ışığı oluştu­ran renk dalga boylarından birinin diğerlerinden daha fazla soğurulma­sı, camın renkli algılanmasına ne­den oluyor. Soğurma olayı, günlük kullanım camlarından çok optik camlar için çok önemli... Örneğin, bilgi taşıyan optik elyaflar içindeki ışığın, enerjisini kaybetmeden yüz­lerce kilometre yol alması gereki­yor. Pencere camlarında ise soğur­manın kontrol edilmesiyle yapılarda ısı kontroluna yardımcı olan camlar üretiliyor.

Gözümüzün bu renkleri algılamasına gelince, bu öncelikle fizyo­lojik ve psikolojik olaylar dizisinin bir toplamı olduğu kabul ediliyor. Gözümüzde, gün ışığının içindeki renk frekanslarına duyarlı uzman hücreler var. Hangi renge ait fre­kans geliyorsa, bu dalgaboyuna du­yarlı hücre sinyalini beyne gönde­riyor. Böylece beyin, gelen ışığı sözü edilen renk olarak algılayıp kabul ediyor.

Camlara renk vermede genellikle metal oksitler kullanılıyor. Aynı metalin değişik oksitleriyle farklı renkler elde edildiği gibi, aynı me­tal oksit değişik cam karışımlarıyla yine farklı renkler verebiliyor. Yüz­yıllardır insanlar, deneye yanıla hangi oksidin ne koşullarda nasıl bir renk vereceğini artık biliyorlar. Renk verici maddeler cam karışı­mıyla birlikte eritiliyor. Ama, bu maddelerin camı niçin renklendir­diği henüz tam olarak açıklanmış değil. Çünkü, bu maddelerin hiçbiri renk ve boya maddesi değil. Örne­ğin, altın tozu gibi sarı renkli bir madde camı kırmızıya boyayabili­yor. Bilim buna, "atomik yapının bazı renklerin dalga boylarını so­ğurduğunu, diğerlerini de serbest bıraktığı yolunda" bir açıklama ge­tiriyor. Tabii, bu durumda renk di­ye birşeyin sözkonusu olmadığı; bizim bu dalga boylarını renk olarak algıladığımız ortaya çıkıyor.

Ayrıca demir (Fe), soda-kireç camları içinde mavimsi yeşil ve sa­rımsı yeşil; krom (Cr) ise, yine so­da-kireç karışımlı camlarda zümrüt yeşili ve sarı renk veriyor. Kobalt (Co), soda-kireç camlarında kendi adıyla bilinen morumsu maviyi; al­kali borat karışımlı camlarda ise pembe renkleri veriyor. Bakır (Cu), soda-kireç camlarında turkuvaz ma­viye, borosilikat camlarda sodyum oksit (Na20) artışına bağlı olarak yine turkuazdan maviye giden bir değişim yaratıyor. Bakırın kurşunlu camlardaki etkisi ise yeşil tonların­da... Soda-kireç camlarında manga­nın (Mn) renklendirmesi eflatun bir onla gerçekleşiyor. Nikel (Ni) de lityum karışımlı camlarda san, po­tasyumlu camlarda pembe-eflatun tonları, soda-kireç camlarında ise kahverengi tonlar biçiminde etkisini gösteriyor. Ayrıca, bu metal oksitle­rini karıştırarak, bronz, bal ve gri gi­bi özel renkler de elde edilebiliyor.

Camı temel olarak bütünüyle renksiz biçimde elde etmek imkan­sız... Çünkü cam hammaddesi (Si-02) içinde eser miktarda bulunan demir oksit cama her zaman yeşi­limsi tonda bir renk veriyor. Bu, as­lında istenmeyen bir renk ve yok edilmesi çok büyük önem taşıyor. Tamamen yok edilemeyen bu renk de ancak fiziksel ve kimyasal olarak maskeleniyor. Bunun için cam harmanına arsenik (As), selen (Se) ve kobalt (Co) üçlüsü renksizleştiri­ci olarak katılıyor.

Camın binlerce yıl önce ortaya çıkışı büyük bir olasılıkla rastlantı eseriydi. Bu mutlu rastlantı, yüzyıl­lar boyu pek fazla değişmeden in­sanlar arasında varlığını sürdürdü. Bilim ve teknolojinin geçen yüzyıl­da yaptığı sıçramayla cam da bu özelliğini değiştirdi, yüksek tekno­lojik bir ürün olma yolunda epey ilerledi. Ancak, cam bilimindeki birçok tanımın daha yerine bile tam oturmayışı, bu çok yeni olan baş­langıcıyla açıklanabiliyor.

İrfan UNUTMAZ

 

Curuftan cam seramiğe...

Prof.Dr. Lütfi ÖVEÇOĞLU

Cam seramik malzemeler, kris­tallenmeye uygun camların kontrollü şartlarda kristallenmesi sonucu üretilen malzemeler... Bunlar, metallere göre özellikle üstün aşınma ve korozyon dayanı­mı, camlara göre de yine üstün tokluk ve darbe direncine sahip. Bu nedenle cam seramikler, bina iç ve dış yüzey kaplaması, sürekli sürtünmeyle yüzyüze olan yatak parçaları, kimyasalların depolan­ması, pompa ve valf olarak uygu­lama alanı buluyor.

Geçtiğimiz son otuz yıl içersin­de özellikle çevreye zararlı atık elektrik santral külleri ile demir-çelik curufların değerlendirilerek cam seramik ürünlere dönüştürül­mesi önem kazandı. Özellikle eski Sovyetler Birliği'nde yürütelen ça­lışmalar sonucu, bu tip atıklardan, yüksek aşınma dayanımına sahip, aynı zamanda dekoratif amaçlı dış cephe yüzey kaplamaları ve yer karoları üretildi.

İ.T.Ü. Kimya Metalürji Fakülte­si'nde deney için üretilen cam se­ramikte kullanılan atık curuf, Kara­bük Demir Çelik Fabrikası'ndan el­de ediliyor. Başlangıçta iri boyutlu taneler şeklinde ve nemli olan cu­ruf, 110 C'de kurutulduktan sonra öğütülerek toz haline getiriliyor. Çekirdeklendirici olarak kullanılan Pozantı kromit cevherinin atığı, curufla karıştırılmadan önce kırılıp toz haline sokuluyor. Curuf tozları­na ayrıca ağırlıkça yüzde 17.2 ora­nında kromit tozu ilave ediliyor. İn­ce toz halinde ve homojen karışmış kromit katkılı curuf "şamot" po­talarda 1350-1370 C sıcaklıklarda 8 saat ergitildikten sonra oda sıcaklı­ğında paslanmaz çelik kalıplara dö­külerek cam haline getiriliyor. Son­ra, 785 C sıcaklığında 6 saat çekir­deklendirme ve 1050 C sıcaklığında ise bir saat kristallendirme ile cam seramik elde ediliyor. Çekirdeklen­dirici olarak kromit yerine eser mik­tarda titanyum dioksit (TiO2) katılır­sa sonuç daha başarılı oluyor.

Cam sürekli araştırma isteyen bir malzeme. Türkiye"de cam konusu, İTÜ Metalurji Bölümü ile Şişecam laboratuvarında araştırılıyor.



Hazırlayanlar : merakediyorum grubu üyeleri merakediyorum@googlegroups.com
Kaynak : Focus - Mart 1997 sayısında "Ateşle yoğrulan kum:Cam.." başlığı ile yayınlanan yazıdan derlenmiştir. Paragraf başlıkları ilave edilmiştir. Resimlerde kirlilik yaratmamak için grup adı vs kullanılmamıştır.
Saatlerce uğraşarak verdiğimiz emeği bir "Delet" tuşuyla yok etmeyin
Lütfen bu kısmı silmeyiniz, kaynak göstererek paylaşınız.

Yazının alındığı Focus dergisinini tamamını aşağıdaki linkten indirebilirsiniz.
 
 

__._,_.___
.

__,_._,___

--
Bu e-postayı Google Grupları'ndaki "Cadıların Mekanı - İnternetkadin.com" adlı gruba abone olduğunuz için aldınız.
Bu gruba kayıt göndermek için cadilarmekani@googlegroups.com adresine e-posta gönderin.
Bu gruba olan aboneliğinizi iptal etmek için cadilarmekani+unsubscribe@googlegroups.com adresine e-posta gönderin.
Diğer seçenekler için http://groups.google.com/group/cadilarmekani?hl=tr adresinden grubu ziyaret edin.

Blog Arşivi